SUÇ KİMİN?
Dünyaca ünlü şampiyonları yetiştirmiş olan Türkiye,Çin'de bu yıl yapılan ve şu an devam eden Pekin Yaz olimpiyatlarında dökülüyor.
Neyse ki Ramazan Şahin'imiz altın madalya alarak olimpiyat şampiyonu oldu.
Tabi Elvan Abeylegesse ve Azize Tanrıkulu da dallarında başarı gösterdiler ve gümüş madalyaya hak kazanarak olimpiyat ikincisi oldular.
Bronz madalyalar ve üçüncülükler de var ve böylece içimizin ateşi biraz soğudu.
Onlar da olmasa Türk bayrağını göğsünde taşıyan bir sporcumuz kürsüye çıkamayacaktı.
Elbette bu başarısızlık bir sonuçtur.
Geriye dönüp sporcularımızın eğitim süreçlerine bir bakmalı.
Olasılıkla bu olimpiyatlara katılabilecek performansı yakalayabilmek için ilköğretimde ve ortaöğretimde ne Matematikler ne İngilizceler ve de ne Fizikler engelini aşmak zorunda kaldılar.
Belki de aşamadılar da spora yüklenip ancak bu kadar olabildiler.
Oysa Türkiye'mizde,çocuklarımız içinde spor,resim ve müzik eğilimleri doğuştan gelen kim bilir ne kadar çok yetenek vardır?
Ben çok iyi bilirim ki sanat ve sporda yetenekli olmasına karşın yabancı dil ya da benzer derslerden zayıf not aldıkları için sene yitiren,sınıfta kalan öğrenci vardır.
Bu yetenekli çocuklar ne yapıyorlar o zaman?
Resim,Müzik ve Beden Eğitimi öğretmenleri çocukların yeteneklerini anlayıp onları yüceltmek ve üstlere çıkarmak istese de diğer dersler ve öğretmenleri izin vermemektedir.
Ama suç öğretmenlerde değildir ki!
Çünkü müfredat hazretleri bunu gerektiriyor.
Bu yetenekli öğrenciler başarılarıyla okulun hatta o yerin adını duyurduğu ve madalyalar,ödüller aldığı halde diğer derslere ağırlık veremediği için sınıfta kalmaktadır.
Beden Eğitimi,Müzik ve Resim öğretmenleri ise diğer öğretmen arkadaşlarına ricalar etmek durumunda kalmaktadırlar.
Niçin?
Bu yetenekli,başarılı çocukların bir üst sınıfa geçmelerini sağlayabilmek için.
Yönetmeliklerin,mevzuatın gereği bu yerine gelmeyince de ilerde başarılı olup Türkiye'yi daha çok tanıtacak yetenekteki bu çocuklar,gençler sönmekte ve
edilgen (pasif) bir yaşama mahkûm edilmektedirler.
Doktor,mühendis olup da sanattan kopamayan,spordan uzaklaşamayan hatta asıl mesleklerini yarıda bırakıp eğilimlerinin doğrultusunda davrananlar yok mudur?
İşte onlar aradan sıyrılanlardır.
Yapılacak iş,bulunacak çözüm yine kökten olmalıdır.
Yani radikal bir çözüm getirilmelidir.
Durumları nedeniyle bu tür yetenekli çocukların özel bir uygulamaya gereksinimleri vardır.
Bunu da sağlayacak ulusal eğitim politikalarıdır.
Bugünlerden alınacak önlemlerle belki on,on beş yıl sonraki şampiyonlukların mayaları atılabilir.
Belki de o zaman…
"Bir Türk şu kadar kişiye bedel!" lâfı gerçek tabana oturur.
TÜRKİYE BU MU?
İran Cumhurbaşkanı 14 Ağustos'ta epey bir süredir ilk kez olmak üzere Türkiye'ye geldi.
Mahmut Ahmedinec(j)ad.
Yani yanıbaşımızdaki yabancı bir ülkenin en yüksek temsilcisi,bu kişi.
Geldi de nereye gitti?
Cumhuriyetimizin başkenti Ankara'ya mı?
Hayır.
Niçin?
Orada Atatürk'ün kabri var.
Peki ülkemizi ziyaret eden bütün yabancı devlet adamlarının Kurtarıcı'mızın ve cumhuriyetimizin kurucusunun anıtmezarına da saygı ve protokol gereği gitmesi gerekmez mi?
Evet.
Anıtkabir bir mezar anıtı olmanın yanında aynı zamanda laik,demokratik cumhuriyetimizin de simgesidir.
İran Cumhurbaşkanı ise ülkemizin prestijinin yerlerde sürünmesi anlamına gelebilecek bir davranışta bulunuyor ve devletimizin başkentini es geçerek İstanbul'a gidiyor.
Kendi kuralını dayatıyor.
Karşılama protokolünün önünde saçı,başı kapalı iki küçük kız çiçek sunuyor Ahmedinejad'a.
Gerçi kızlar İran'lıymışlar;ama olsun koskoca Türkiye'de İran Cumhurbaşkanı'na çiçek verecek çağdaş Türk kızları bulamadılar mı?
Böyle bir şeye niçin izin veriliyor?
Kim olursa olsun,kimsenin ülkemizin onurunu zedeleyecek bir şey yapma hakkı olamaz.
Bu arada gazetecilerin yönelttiği bir soru üzerine Türkiye Cumhuriyeti'nin Dışişleri Bakanı Ali Babacan,İran Cumhurbaşkanı'nın Anıtkabir'i ziyaret etmemesini önemsiz bir ayrıntı olarak gördüğünü belirten bir açıklamada bulunuyor ve "Bunlar ufak tefek detaylar.Siz ziyaretin özüne bakın." gibi sözler sarfediyor.
Bizim temsilcilerimiz İran'a gittiğinde oradaki geleneklere uyum sağlamayıp,onların kurallarına ters düşen hareketler yapıyorlar mı?
Sanmıyorum.
Bayan gazeteciler bile orada türbansız sokağa çıkılamayacağını bildikleri için başlarını sarıp öyle dışarıya çıkıyorlar.
İran'a giden devlet büyüklerimiz Humeyni'ye saygılarını sunuyorlar mı bilmiyorum.
Ama tokalaşırken onların adetlerine göre üç kez öpüşme yapılıyor.
Bize gelince niçin ulusal değerlerimiz ayaklar altına alınıyor?
Biz kendi ülkemizde,otellerde Araplar'ın ayaklarına gitmek zorunda mıyız?
Bunun bir açıklaması,özrü yok mu?
Vatandaş olarak bilmek hakkımız değil mi?
Sağlıklar diliyorum.
23.08.2008
sehri_dogruoz@mynet.com