A-LA CROATE
Bu da ne şimdi?
Bu "Hırvat Usulü" ( Croatian Style ) demek...
On bir yaşımda Hayrabolu'dan ayrılıp da İstanbul'da yatılı okumaya hak kazandığım 1959 Eylül'ünün bir Pazar sabahı, evden ilk defa ayrılmanın verdiği hüzünle gözlerim dolu dolu olurken, yarım saat sonra kalkacak otobüse zamanında yetişme telaşı içinde bir koşuşturma gidiyordu Hayvan Pazarı'ndaki evimizde...
O sırada, benim gibi gözleri buğulu anamın;
"Yeşil gravatanı çantana koydun mu oğlum Ahmet ?" sorusunu dün gibi hatırlıyorum. Soruda geçen "gravata" kelimesi gözlerimdeki yaşları dondurmuş, ablam, ağabeyim ve yengemlerle gülüşmelerimize neden olmuş, ama rahmetli anacığım oralı bile olmamıştı...Meğer o kelime ne kadar da doğruymuş. Meğer rahmetli anacığım Şefo, Boşnakça ve Arnavutça'nın tesirinden kurtulamayan, bozuk Türkçe'siyle "kravat" ın, bilerek veya bilmeyerek en orijinal telaffuzunu sunuyormuş bizlere...
On yedinci asrın ilk yarısında, Avrupa'nın göbeğinde süre giden Otuz Yıl Savaşları'nda (1618-1648) Fransa Kralı XIII. Luis'nin (Lui) lejyoner ordusunda görev yapan Hırvatların, memleketleri Yugoslavya'da bıraktıkları sevgilileri, eşleri veya anneleri, onları askere yollarken uğur getirsin, onları korusun ve hep evde bekleyenlerini hatırlatsın diye bizzat kendilerine ait baş atkılarını boyunlarına özel bir düğümle bağlar, onları böyle uğurlarlarmış...
Hırvat askerlerinin bu görünüşü Fransız subayların pek hoşuna gitmiş. Fransız modacılar da durumu değerlendirmiş, zaman içerisinde Hırvatlara (Croatians) ait bu aksesuarı bugün "kravat" diye bilinen "cravate" ye dönüştürmüşler...
Ve böylece, bunca yüz yıl sonra günümüzde bu aksesuar, devlet memurlarının, lise öğrencilerinin ve iş adamlarının vazgeçilmezi olmuş...
Osmanlılarda ilk defa Sultan Abdülmecit takmış kravatı İstanbul'da.
Cumhuriyet ve Kıyafet Devrimi'yle de önce kentlerde, sonra kasabalarda, Atatürk'ün önderliğinde Vatan sathına yayılmış büyük bir ilgi ve merakla...Medeni görünüşün sembolü olmuş yıllar boyunca...
Her türlü yeniliğe her zaman açık Hayrabolu'muzda da büyük bir ilgi ve alaka görmüş rahmetli anamın "gravata" dediği modern Türkçe'deki "kravat"....
Bugün, hemen herkesin evinde bulunan kravatlar yıllar boyunca İlhan Ağbi'nin (İlhan Güler), Yaşar Ağbi'nin (Yaşar Saygılı) ve diğer tuhafiyeci ağabeylerimizin dükkanları aracılığıyla taşınmışlar İstanbul'dan Hayrabolu'ya...Bayramlar birer vesile olmuş ilk başlardaki kullanımlarında. Sonradan, Pazar günkü kıyafetleri süslemişler kahvelerde, parklarda, maçlarda, sinemalarda ve bahçeler yolunda...
Kravatsız damat da görmedim yıllar boyunca Hayrabolu'da... Düğünler, ister Cuma başlayıp Pazar günü alaylarla sona eren "davullu zurnalı" veya "ince çalgılı", ister genellikle Cumartesi akşamlarına denk gelen, romanlarımızın "urkestralı" dediği ve hemen hiç hoşlanmadıkları "balolu" olanlarından olsun, damatlarımız hep takım elbiseli, kravatlı olurlardı... Davetlilerin çoğu da ha keza...
Ve hatta yukarıda, bizim yaşımızdakilerin ağabeylerinin, bir alt neslin babalarının, şimdiki gençlerin de dedelerinin arkadaşlarına ait nostaljik, siyah beyaz resimde görüldüğü gibi piknik alanlarında da kıyafetleri tamamlayan aksesuarlar olmuş bu gravatalar !
İlginçtir... Daha o zamanlar, kravat boyunun pantolon kemerinin alt hizasına gelecek şekilde bağlanacağı, her zaman gömlekle, gerek renk ve gerekse desen olarak tezat oluşturacağı, ancak tam aksi bir seçim de yapılamayacağının farkına varılmış olması, elli yıl öncesinde bile Hayrabolu'lularımızın, Atatürk armağanı, kravat konusunda ne kadar hassas, ne kadar titiz ve özenli olduğunun bir göstergesi olmuştur...
Herkese kravatlı günler dilerim...
Hayrabolu'ma sevgilerimle
Ahmet Öğretmen
AHMET KARABEY
23.12.2006
akarabey@hayrabolu.net