HAKO

Toprağa gömülen köprümüz üzerinden koyun sürülerinin geçtiği yıllarda, karşıdan bir araç geliyorsa mutlaka durur, koyunların, keçilerin öncelikle geçmesine olanak tanırdı. Köprü altındaki gözlerden ikisi hariç, ki  buralarda  yaz  kış devamlı akan deremizin, yatağı boyunca uzanan söğüt dallarını yalayan  berrak suyu çağıldardı, diğerleri yazın öğle sıcaklarında çevrede otlayan  koyunlara  gölgelik, serin bir barınak olurdu. Çocuklardan iyi yüzme bilenler, birinci gözden suya atladıklarında ikinci gözü dolaşıp, başladıkları yere döndüğü zaman iyi birer yüzücü olduklarını ispat etmiş olurlardı. Köprünün üzerindeki korunak demirlerden  aşağıya atlanılacak kadar da  derindi köprü altındaki su… Tarzanlığa meraklı ağabeylerimiz kasıla kasıla korunak demirlerinin üzerine çıkar, siyah beyaz Amerikan filmlerinden tanıdıkları Tarzan edasıyla aşağıya atlarlardı. Onlar atlarken biz korkardık... O kadar korkardık ki, denemeyi aklımızdan bile geçirmezdik....
Köprüyü geçtikten sonra sürüler, Alpullu istikametinde sağa veya sola ayrılarak ekili olmayan  tarlalara, hendeklere yayılırlardı....
1940 lı yıllarda, hani o, Avrupa'yı kasıp kavuran  II. Dünya Savaşı yıllarında, unun, şekerin, tuzun, yağın ve gaz yağının karneyle satıldığı zamanlarda  sekiz on yaşlarındaki Hako, yanında çoban köpeği, heybesinde bir baş soğan, bir parça evde yapılmış beyaz peynir ve çavdar ekmeği ile hergün aynı güzergahtan geçip giderken gözü hep tepedeki Doğan Bey İlkokuluna kayar, evden göndermedikleri için, küçük yüreği okuma aşkıyla yanıp tutuşurdu...
Birgün, ağaçların gölgesinde oturmuş, koyunlarını, keçilerini gözlerken, az ilerisinde kendi sürüsüne bakan, herhalde canı sıkılmış, biraz laflamak ihtiyacı duymuş olan Sülman Aga yanına yaklaşır...
-        N'aparsın be Hako ? Neye daldın üle ?
-        N'apayım be Sülman Aga... Öle bakarım işte… Temin,  şu kara keçi var ya…  Bi gazata parçası bulmuş, evirip çeviriyodu ağzınla… Ben de kendi kendime, " Yazıklar olsun sana Hako, şu keçi kadar olamıyosun… Keçi bile okumayı üğrenmiş… Senin halin ne olcak büle ?"
-        Ne yani … Okuma yazma mı üğrenmek istersin.
-        He yaa….
-        E ben sana üğreteyim…
-        Deme yaa!
-        Ama bi şartım var.
-        Neymiş o ?
-        Ben üğlenden üğlene bir parça kestirirken, sen benim koyunlara da göz kulak olacaksın. Ben de sana hergün bildiklerimi üğretçem.
-        Tamam, annaştık. Nası yapçaz bu işi?
-        Sen şimdi, yarın gelirken bi tefter, bi kalem, bi de silgi getircen. Ben sana ergün üğretmenlik yapçam. Sona, sen de yavaş yavaş benim kadar okuma yazma üğrencen...
-        Yaşşa be Sülman Agam... Sen bana üğret, istersen iç yerinden kalkma…
-        A bakayım, yarın azır ol, ders başlıyo.....

Hako'nun bu okuma yazma aşkı, onu kısa zamanda bir okur yazar haline getirmişti… Şu an Hayrabolu'da yaşasaydı, bu yaşında " Kitap Okuma Kampanyası"na katılırdı…. 
Şimdi, epey yaşlanmış, canım ciğerim Hakkı Dayım günlük gazeteleri ve meraklı olduğu tarih anlatan kitapları o gün bugün bitmeyen merakıyla okuyabiliyor, Türkçe'sini eskisinden çok daha iyi kullanabiliyor, Üniversite bitirmiş çocuklarıyla memleket meselelerini tartışabiliyor, olup bitenler hakkında fikir yürütebiliyor…. Ve okumayı yazmayı, okula gitmeden nasıl öğrendiğini, bunun nasıl bir sevda olduğunu herkese gururla anlatıyor, Sülman Aga'sını da, kırlardaki Çoban Öğretmeni olarak minnet ve şükranla anıyor…..

" Okuyun çocuklar, her gün daha çok okuyun. Okuduklarınızı da herkesle paylaşın… Tartışın…Tartışın ki, hep beraber doğruyu bulun, ama sakın kavga etmeyin, bir birinizin fikirlerine hep saygılı olun …"


Hayrabolu'ma sevgilerle

Ahmet Öğretmen





AHMET KARABEY

27.01.2007

akarabey@hayrabolu.net

Web Page Maker, create your own web pages.