ESKİYE RAĞBET

Günümüzde, şu büyük şehirlerde, özellikle de İstanbul'umuzda yaşananları gördükçe ve duydukça, nasılda, Kapalı Çarşı'nın Fesçiler Kapısı ile Bayezit Cami-i arasında kalan  Sahaflar Çarşısı'nın komşusu, bir zamanlar öğrencilik yıllarımızda merakımızdan ötürü dolaştığımız, Bit Pazarı'nı arıyor ve de hasretle anıyor insan...
Bir de derler ki; "Eskiye rağbet olsa, Bit Pazarı'na nur yağardı!" Yağar tabii.. Hatay doğumlu, Mersinli bir gazeteci arkadaş ne güzel değinmiş internetteki bir sitede bu deyişe ve demiş ki : " Kapadokya Ürgüp'te Eskici Amca'nın, günün her saati müşterilerle dolup boşalan dükkanını bir görün de, anlarsınız bit pazarına nur yağıp yağmadığını..."
Kuruluşu  Osmanlı'nın 15. ve 16. yy. larına dayanan Sahaflar Çarşısı, kurulduğundan bu yana, kitap meraklılarının, yazarların ve bilim adamlarının sık sık uğrayıp sohbet ettikleri, edebi ve ilmi bir yerdi. İşin hasretle anılan tarafı ise sahafların(bu dükkanlardaki kitapları satanlar), kitaplarını en çok parayı verene değil de, ilgilisine satmalarıydı! Para, onlar için pek o kadar önemli değildi. Bu güzelim yerden kitap almak, o havayı koklamak üniversite yıllarımda, benim yaşamımda da yer etmişti:
-        Merhaba Abi, komşunuz yok mu? Kapısı açık ama eşikte hasırdan bir tabure var !
-        Haa, Osman abi mi? Bir yere kadar gitmiştir. Şimdi gelir. İsterseniz biraz bekleyin...
Bizim Hayrabolu'muzdaki çarşımız ise Ali Abi'nin bakkal, Bayram Abi'nin köfteci dükkanlarından başlayıp Çarşı Camii 'mizin hem sağında Malkara Caddesi'ne, hem de solunda Tekirdağ Caddesi'ne dek uzanır, insanlarımız, etrafı demir parmaklıklarla çevrili cami avlusunda yıllardır huşu içinde yatan ölülerimizle birlikte yaşardı...Namaza giderken esnaflarımız, dükkanlarının kapısını sanki daha zormuş gibi  çekip kilitme yerine, önlerine birer tabure koyarlardı. Demek ki o zamanlar, yoldan gelip geçenler, kapısı açık bırakılmış dükkanlara zarar vermeyi, bir şeyler çalıp çırpmayı akıllarının ucundan bile geçirmez, yaşayanlardan utanıp çekindikleri kadar ölülerimizden de utanır, çekinirlermiş...
O yıllarda annesi tarafından, bir şeyler almak için bakkala yollanan çocuk, okulunun öğle paydosu oyun vaktinden çalındığı için kızgındır:
-        Al işte, boşu boşuna gittim geldim. Amet Aga yok işte!
-        Açık diil mi?
-        Açık!
-        Eeee.
-        Kapı açık ama, kendisi yok. Kapının önüne bir sandalye koymuş gitmiş!
-        E Berber Lütfü'ye gitseydin!
-        O kadarını düşündük eralde! O da aynısını yapmış. Ben n'apayım?
-        E  o kadar gitmişkene, bir de Ali Abi'ne uzansaydın baali!
-        Ooh maşallah! Bizim iç işimiz yok. Ne zaman yiycez, ne zaman oynaycaz?
-        Sana kaparsam sopayı, gürursun  uynamayı! Terbiyasız seni!!! Aç açına ukula git da gür günunu! Akşama abine de süleycem! Gürusun dünyanın kaç bucak ulduunu!
-        Ama anneee...
İşte bizim çocukluğumuz ve gençliğimiz böyle geçti çocuklar!  Bu modern zamanlara bakıp da, olana bitene istemeye istemeye şahidolunca insan, nasıl o eskiyi, o geçmişi, o doğruluk ve dürüstlüğü aramasın? Nasıl eskiye rağbet etmesin ki ?

Hayrabolu'ma sevgilerimle
Ahmet Öğretmen


AHMET KARABEY

17.03.2007

akarabey@hayrabolu.net

SAHAFLAR ÇARŞISI- İSTANBUL
Web Page Maker, create your own web pages.