LÂLELER
Biliyorum, şimdi cimbomlular ve biraz da sarı-kanaryalar bu manzaraya mest oldular... Ama benim yaşımda olanlar gayet iyi bilirler ki, 1963'de baş rolünü yakışıklı Fransız aktör Alain Delon'un oynadığı bir filme konu olmuş siyah lâleler de var... Beyazlarıyla yanyana gelince ben de mest oluyorum, en az onlar kadar...
Hayrabolu Cumhuriyet Meydanı'mızı süsleyen lâlelerimizi görünce, asırlar boyunca güzel yurdumuzda şiirlere ve şarkılara konu olmuş bu güzel çiçeklerimizin ne olduğunu bir araştırayım ve öğrendiklerimi insanımızla paylaşayım istedim....
Laleler, ilk önceleri Orta Asya'nın Türkistan bozkırlarında yabani bir çiçek olarak boy vermiş ve Türklerle Anadolu'ya taşınmış. Orta Asya'da yapılan kazılarda ortaya çıkan at koşum takımlarında lâle motiflerine rastlanmış olup, bu güzel ve asil çiçeğin kökeninin M.Ö.5. ve 6. yy.lara kadar dayandığı görülmüştür.
İstanbul'un fethinden sonra, kendisi de bahçıvan olan Fatih Sultan Mehmet'in emriyle şehirde yapılan düzenlemelerde bütün yollar ve bahçeler lâlelerle süslenmiş ve yüzyıllar sonra bugün de o lâleler, Hayrabolu'muzun güzelliğine güzellik katmış...
Osmanlıların İstanbul'daki çiçek ve lâle merakı, şehre gelen yabancıları da bir hayli etkilemiş. Bunlardan Miss. Julia Parabe adlı bir İngiliz kadın, İstanbul'un cadde ve sokaklarındaki, evlerin, köşklerin ve yalıların bahçelerindeki yeşillikleri, çiçekleri ve özellikle de Osmanlı Lâlelerini görünce hayretler içinde kalmış ve de; " Keşke Shakespeare, Romeo ve Juliet'in bahçe sahnesini yazmadan önce Boğaziçi'ni görseydi." demekten kendini alamamış.
14.yy.da Avrupa'ya da uzanan lâle özellikle Almanya ve Hollanda'da çok rağbet görmüş ve sonraları lâle merakı büyük bir çılgınlık halini almış. Bu "Tulipmania"(lâle çılgınlığı) zamanında, bir lâle soğanının 9000 altın marka satıldığı Schinler isimli bir yazarın 1922 tarihinde basılan bir kitabında yer almış. Zamanla, Avrupa'ya, özellikle de Hollanda'ya giden lâle soğanları melezleme yoluyla yeni türler elde edilerek Osmanlı Lâleleriyle rekabet eder duruma gelmiş, hatta Osmanlı'daki lâleciliği geçmiş ve Osmanlılar, lâleleri Hollanda'dan getirir olmuşlar...
İşte lâlelerin melezleme yoluyla yeni türlerinin elde edildiği o yıllarda, siyah lale yetiştirme olayı ortaya çıkmış. Hani hepimizin, " Üç Silahşörler" ve "Monte Kristo Kontu" gibi romanlarından adını bildiği ünlü Fransız yazar Alexandre Dumas pére, ilk defa 1850' de basılan "Siyah Lâle" adlı romanında bu konuyu işlemiş:
19.yy.ın ilk yarısında Hollanda'nın Haarlem kentinde, ülkede ilk siyah lâleyi yetiştirecek bahçıvana 100.000 florinlik bir ödül konur. Genç bahçıvan Cornelius van Baerle tam bunu başaracakken hapse düşer. Fakat, o zor ve umutsuzluk dolu günlerde gardiyanın güzel kızı Rosa ile tanışır; aralarında büyük bir aşk doğar. Ve hikayenin sonunda Rosa ile Cornelius beraberce mutlu sona ulaşırlar.... Herhalde siyah lâleleriyle birlikte....
Klasik Türk şiirinde 16.yy.la kadar sözü edilen lâleler hep yabani türlermiş. Yabaniliklerinden ötürü de "taşralı" olarak kabul edilirlermiş. İşte bu yüzden de lâle, bir bakıma, biz taşralılardaki utangaçlığın ve çekingenliğin sembolü olmuştur... Kim bilir, belki de bu yüzden çok sevdik Hayrabolu'muzu süsleyen ve bizlere benzeyen lâlelerimizi....
"Taşradan geldi çemen sahında bîçare durur,
Devr-i gül sohbetine lâleyi iletmediler."
Deyen Necati Bey, ne güzel dile getirmiş değil mi, hem biz taşralıların, hem de lâlenin bu utangaç ve çekingen halini...
Edebiyatımızda Karacaoğlan ve Nedim'in şiirlerini de süsleyen lâle, bakın Gevheri'nin dizelerinde nasıl can bulmuş.... Ve belki de bizim Hayrabolu'muzun eski bağlarına, nasıl bir güzellik katmış!
Çayır çemen hep seçildi
Dolu peymâne içildi
Lâle sümbüller açıldı
Cennet oldu bağlar şimdi.....
* peymâne: kadeh, büyük bardak
Hayrabolu'ma sevgilerimle
Ahmet Öğretmen
AHMET KARABEY
07.04.2007
akarabey@hayrabolu.net