BAHÇELER
Rumi takvime göre yıl ikiye ayrılırmış. 6 Mayıs ile 8 Kasım arasında kalan zaman HIZIR GÜNLERİ adıyla yazı, 8 Kasım ila 6 Mayıs günleri arasındakiler de kışı temsil ederlermiş. Hayrabolu'm insanı da kışın bittiği, güzel yaz günlerinin başladığı 6 Mayıs gününden itibaren Pazar günleri çoluk-çocuk, genç-ihtiyar, resimde görülen Bahçeler yoluna düşerlermiş. Kavaklar altında kâh eski Kanlı Bent'e bakan çay bahçesinde çaylarını yudumlar, kâh dere boyunca yürüyüşler yapıp, güzelim meyve ağaçlarının gölgesinde piknik yaparlarmış. Konu komşu muhabbetleri koyulaştırırken gençler de sevgililerini görebilme, en azından bakışabilme şansını yakalarlarmış... Böylelikle Hayrabolulular kıştan kurtulup da yazın gelişini doyasıya yaşamaya başlarlarmış....
İşte o günler, tabiatın canlandığı, dere boyunun rengarenk çiçekler, papatyalar ve gelinciklerle dolduğu; çocuklarımızın yeşillikler içersindeki o çiçeklerle beraber adeta dansettiği günlerdi... Deremiz, üzerine eğilen söğüt dalları altındaki yatağı içinde, sessiz ve sakin akıp gider, toprağa gömülen köprümüz altından geçip Böcek Ana'ya doğru yol alırken her iki yakasındaki tarlaları, bahçeleri bereketlendirirdi.
Deremiz boyunca uzanan bereketli bahçelerde yetişen salatalıklar, o güzel günlerin sembolüydüler adeta. Bahçeler içindeki patikalardan el arabalarıyla taşınan taze salatalıklar, ağaçlar altındaki piknikçiler tarafından kapışılır, acı çıkanına pek rastlanmazdı. " Ana beya, bu salata acı !" diyen çocuk bulunmazdı. İlk yazın ilerleyen haftalarında kaynamış mısırlar da sahne alır, bahçeler gezisine bir başka lezzet katardı. Ay çiçekleriyle kabak çekirdekleri, yılın her mevsiminde olduğu gibi, yine Hayrabolu'muzun milli eğlencelikleri olma özelliklerini korurlardı. Çünkü onların yeri, halkımız gözünde bambaşkaydı...
O güzel günlerde anası, babası ve ailesi bahçelere inmemiş, pek fazla olmasa da derede yüzen çocuklara, yüksek ağaçlardan dereye atlayan tarzanlarımıza da rastlanırdı... Yüzenler arasında bazı çocukların, altlarında donları olmasa da, nasıl kullanırlardı bilemiyorum ama, susaklardan yapılma cankurtaran-kollukları bile vardı....Paçaları dar, üstü geniş, Amerikan bezinden evde dikilmiş uzun donlarla yüzenlerin ise zaten susaklara gereksinimi yok gibiydi. Suda yüzükoyun uzanıp, ayaklarını belirli aralıklarla " pata pat, pata pat" diye suya vurarak yüzen çocukların popoları üzerinde balon gibi şişen bu donlar büyük bir ihtimalle susakların görevini yerine getiriyor, deniz nedir pek bilemeyen bu evlatlara yüzme zevkini yaşatıyordu - eve dönünce bir araba sopa yeme pahasına olsa da...-
Artık zamanı geldi... Şimdi deremiz, salatalık bahçelerimiz, Kanlı Bent'imiz olmasa da, o günleri aynı ruh haliyle yaşayacak ve yaşatacak yine güzelim Hayrabolu'muz ve Hayrabolulularımız var...
Hayrabolu'ma sevgilerimle
Ahmet öğretmen
28.04.2007
akarabey@hayrabolu.net