...........................................................................................................................................................................................................................................................................................................
KABAK ZAMANI ŞİMDİ…
Kavun, karpuz zamanı geçti; kabak zamanı geldi şimdi.
Aslına bakarsan, çocukluk zamanlarımızda kerpiç evlerimizdeki ambar denilen küçük bölmelerde kabaklara yarenlik eden kış kavunu ve karpuzlarımız hep vardı; sap ve samanlar arasında, sımsıcak yuvalarında. Onlar bugünküler gibi dayanıksız değildiler, aralarından bazıları yılbaşını bile görürdüler…
Ahmet Baba'nın bir yerlerinden getirtilen sarı topraktan yapılmış çamur sıvayla sıvanırdı sundurmalar. Günümüz çocuklarının doğum günlerinde süsledikleri modern evlerin salonlarına dönerdi manzara. Sundurmanın direklerinde ve duvarlardaki çengellere asılı duran sarı sarı mısır koçanları, saç örgülü soğanlar, sarımsaklar ve de rahmetli anamın "çuşka biberi" dediği kırmızı kırmızı acı biberler bir tarafta, maşrapa yapılmayı bekleyen susaklar diğer tarafta. Kocaman balkabakları da yer alırdı sundurmaların sedir altlarında.
Avlular bir başka güzeldi sanki. Üzerleri saplarla örtülü samanlık tepeleri ve yığınlarla gündöndü sopaları, soğumaya yüz tutmuş havalara meydan okuma telaşındaydılar besbelli; ama sessiz ve sakin geçiştirmekteydiler Kasım günlerini. Yeşilcelerle çevrili idi o güzelim rençber bahçeleri. Okuldan siyah önlük ve beyaz bezden yakaları, ellerinde tahta çantalarıyla dönen biz çocukları muhabbetle kucaklarlardı akşamüzerleri.
Cula Ninemi dolaşmaya giderdim bazen rahmetli Mustafa'yla. Hem ocak, hem de peçka vardı nineciğimin mutfak gibi kullandığı sundurmanın beri yanındaki odada. Ninem bize mısır patlatırdı ocağın üstünde, tenekeden yapılmış bir kutu içinde. Mısırımızı yedikten sonra sıra gelirdi peçkada pişmiş, nar gibi kızarmış balkabağına. Kabak dilimleri üzerine biraz şeker de sepelerdi ninem biraz daha tatlı olsun diye. Sonra ceplerimize iğde doldururdu bahçedeki iğde ağacından. Elini öpüp giderken de gazete kağıdına sardığı üçbeş madeni parayı avuçlarımıza sıkıştırır, başımızı okşar ; " hayde selametle, ananıza selam süleyin!" diyerek bizi yolcu ederdi sokak kapısından, arkamızdan öylesine dalgın dalgın bakaraktan. Ne kadar da severdik o günleri ve o güzelim Cula ninemizi.
Sen nur içinde yat Cula Ninem, emi?
Hayrabolu'ma sevgilerimle
Ahmet Hoca
01.11.2008