PİÇ VERMEK
Malatya'da yaşanan ve bütün insanımızın nefretini uyandıran menfur vahşet üzerine geçmiş yazılarımı bir gözden geçirdiğimde hep aynı noktaya işaret ettiğimi fark ediyorum.
Farklılıklarımızı bir zenginlik değil bir ayrılık sebebi olarak algılamaya başladığımızdan beri hep bu problemi yaşıyoruz.
Kendimiz gibi düşünmeyen insanlarında olabileceğini ancak kendi klân ve aşiretimizi, kendi hayal dünyamızı, kendi sahte cennetimizi terk etmeden anlamamız mümkün olmuyor.
Kendi inşa ettiğimiz bu sahte cennet ve vatanlarda mutlu ve mes'utuz. Bir "başka"sının varlığını düşünmek bizi huzursuz ediyor, onların varlığı, sesleri, nefes alışları bizi endişelendiriyorsa, ya "onlara" alışmamız veya "onları" yok etmemiz gerektiğini söylüyor içimizden gelen ses. Ama, "yok etme" kültürünün insanları olmadığımız da kulaklarımıza fısıldanmışsa, nasıl üstesinden geleceğiz bu problemlerin?
Ağaçlar bazen "piç verir" Hayrabolu tabiriyle. Bahçıvanı o piçleri keser atar. Çünkü sağlıksız bir gelişmedir o. Hatta gelişme bile değildir. Gelişmeme temayülüdür. Ve sonuçta ağacın meyve vermesini engeller.
Kökü çok eskilerde ve ihtişamlı bir imparatorluğun devamı olan bu vatanımızda, o insanların torunları olan bizler, göğsümüz kabarara, gurur duyduğumuzu haykırdığımız ve sayılarını 16 rakamı ile ifade ettiğimiz o anlı, şanlı devletleri acaba nasıl ayakta tuttuğumuzu hiç düşündük mü acaba.
Yarın Hakk'ın dîvânına varınca,
Süleyman'dan hakkın alır karınca.
Diyen ve devletini bu düzleme oturtan anlayışın fersah, fersah uzağında olduğumuz besbelli.
Geçmişimizde atalarımız kendileri gibi olmayanlara ilgi ve alaka gösteriyor, onları yok etmiyordu. Onların kendi iç hukuklarını tanıyor, sözgelimi gayrimüslim bölgesi olan Şişli'de ki bir vatandaşın şarap testisini kıran bir müslümana o testiyi tazmin ettiriyor, zararını ödettiriyordu. Bunu yaparken de içkinin haramlığı konusunda zerrece şüphe duymuyordu.
Darül-aceze'yi inşa ettiren sultan II. Abdülhamid, bahçesine cami, kilise ve sinangog inşa ettirirken hiç endişe etmiyordu benim vatandaşlarım Hristiyan veya Yahudi olur diye.
Kimse onların kiliselerindeki çan seslerinden rahatsız olmuyordu.
Niye: Çünkü siz eğer kendi gücünüzün farkında iseniz ve kendi ayaklarınızın üzerinde şu kadar bin yıldır dünya milletler ailesinin bir ferdi olarak varlığınızı devam ettirebiliyorsanız, demek oluyor ki iyi bir şeylere sahipsiniz.
Siz eğer kendi inancınızdan eminseniz, inancınızın mantıksal ve akli köklerine inebilmişseniz,
Kalp ve kafa bütünlüğüne ulaşmışsanız, sizin gibi olmayanlarla bir araya gelmekten haz duyacak ve onlara bir misyoner edası ile kendi güzelliklerinizi yansıtarak onlarında "sizin" aranıza katılmasına imkan sağlayacak bir ruh hali içerisine girmeye çalışacaksınız, kendisini bir şeyleri temsil makamında gören insanların sorumluluğunu yaşayacak ve örnek insan olmaya çalışacaksınız. Ve bu da her şeyden önce sizin kalitenizi artıracak.
Ama empati yapmayı öğrenememiş olan ve kendisinden olmayanlara tahammülsüzlüğü cinnet boyutlarına ulaştıran vatanseverlik duyguları bazılarını yanlış bir yola iletecek, vatanseverlik adına anarşi ve terör estirmeye kadar vardıracaktı yollarını.
Ne yazık ki katillerin çok sevdiklerini iddia ettikleri vatanlarına bundan daha büyük zarar vermemişti/verememişti o öldürülen zavallılar.
Şurası unutulmamalıdır ki kanun-nizam tanımayan, yeniçeri özentisi, mafya-çete bozuntusu bu "piç" oluşumlar bu tavır ve eylemleriyle varlıklarından hayat buldukları bölücü ve yıkıcı unsurlarla aynı hizaya geldiklerini ve devlete zarar verme noktasında birleştiklerini görememektedirler.
Ne diyelim aklı, bilimi, inancı ve bunca yaşanmış tarihi tecrübeyi rehber almak yerine hala feodalite mantığıyla sisli ve karanlık çağların efsaneleri ile oyalanan ve "medeniyet" kurmanın ve yaşatmanın nedeni ve nasılı üzerinde kafa yormayan/yoramayan çağdaş Hasan Sabbah fedailerinden başka ne beklenebilir ki.
Eskilerin tabiriyle el-insaf, el iz'an diyor ve ehil bahçıvanlara işi havale ediyoruz.
ZEKi ÖZKAN
28.04.2007
zekiozkan@hayrabolu.net