KÜLTÜRÜMÜZDE AŞK
Aşk , insanlık kadar eski, insanlar kadar çeşitli ve insan gibi değişken olabilen ve mutlaka üzerinde en çok konuşulmuş olan bir sözcük. Nasıl sırlı bir sözcüktür ki bu manasıyla bütün insanlığı din, dil, ırk farkı gözetmeksizin sarıp sarmalar?
Aşk, sevginin şiddetli halinin adıdır derler. Aşk kelimesi, bu işin uzmanlarına göre "ışk" kökünden gelir ve "ışk" sarmaşık demektir. Sarmaşık, yani gelişip yetişmesi ve uzaması için en yakınındaki ağaca tutunup, sarılarak, yapışarak uzayan ve bu arada o ağaçtan beslenerek bazen beslendiği bu ağacı kurutan bitki. Yani eski zamanların meşhur aşklarında olduğu gibi çoğu kez sevenin sevilenin aşkından ümitsiz olduğu ve sonunda da gerçekten vuslat (kavuşma) gerçekleşmeyen aşk ve bunun sonucu olarak aşığını bir nevi kurutan, onu karasevdalara ve benzeri illetlere, hastalıklara düşürüp günden güne eritip sonunda yok eden bir garip hal.
Ama aynı zamanda insan olmanın bir gereği ve belki de insanı diğer mahlukattan ayıran en özel bir duygu. Tabii ki aşkın da çeşitleri var. En meşhur şekliyle insanın insana muhabbeti. Karşı cinslerin birbirlerine olan ve bir sebebe bağlanamayan, neticesi de pek düşünülmeyen bir duygu yoğunluğu, bir tutku ve bazen de bir saplantı.
İnsana muhabbetten başka bir de özellikle geçmiş kültürümüzde ve tasavvuf dilinde de Allah'a muhabbet anlamında ki aşk.
İnsan, aşkı ya mecazi kullanır, ya da hakîkî. Mecazî aşk, fanilere, geçici olanlara gönül bağlamaktır. Hakiki aşk ise, Allah'ı yani kalıcı olanı, ebedi olanı sevmektir. Bazen mecazî aşk, hakîkî aşka vesile olur. Bu konuda en güzel örnek Leyla ile Mecnun'un hikayesidir denilebilir. Mecnun, Leyla'ya olan aşkından deli-divane olur. Çöllere düşer. Gözleri Leyla'ya benziyor diye, çölde ceylanlarla arkadaşlık yapar. Bir gün bulunduğu yere bir köpek gelir. Kimse ilgilenmezken, Mecnun köpeğe büyük ilgi gösterir. Niye böyle yaptığını sorarlar, "Siz bilmiyorsunuz, bu köpek Leyla'nın diyarından gelmiştir" der. Ama neticede, Leyla ile bir araya geldiğinde ise hayır der, Leyla sen değilsin! "Sen yürü Leyla ki ben Mevla'yı buldum." Der. Yani sevgiye değil sevme duygusunu verene, sevginin kaynağına yönelir. Böylece kendisindeki mecazî aşk, gerçek aşka dönüşür.
Yunus Emre'ye "Bana seni gerek, seni" dedirten de, aynı İlâhi aşktır. Yunus Emre ve Mevlâna gibi Hak aşığı olan zatlar, aşktan bahsettiklerinde "İlahî aşkı" kastederler. Bundan sonraki "aşk" ifadelerine bu noktadan bakmak gerektir.
Her şeyden evvel "aşk" fikrî-aklî bir mesele değildir; hâlî ve vicdanîdir. Yani, matematiğin,
kimyanın meseleleri gibi, net ifadelerle anlatılması ve anlaşılması mümkün olmayıp, ancak halen ve vicdanen bilinir. Bu noktada aşk, sübjektif bir karakter arz eder. Mevlâna, bunu şöyle dile getirir: Biri "Aşk nedir?" diye sordu. "Ben ol da bil" dedim. Kalem ki, çarçabuk yazıp gidiyordu. Aşkın tefsîri bahsine gelince, tahammül edemeyerek kırıldı. Akıl, aşkın izahında çamura batmış merkep gibi aciz kaldı.
Mevlâna'nın verdiği şu misalden hareketle, aşık olmayı manevî bir sarhoşluk olarak anlayabiliriz. "Bir sarhoş meyhaneden çıkıp da yolunu şaşırınca, çocukların maskarası ve eğlencesi olur. O sarhoş, böylece sekr halinde bulunur. Çocuklar ise, onun şarap zevkinden ve sersemlik neşesinden habersiz olarak arkasına takılır. Allah'ın aşkından sarhoş olanlardan başka, bütün halk çocuklar durumundadır. Heva ve hevesten kurtulmuş olanlardan başkası, büluğa ermiş değildir."
Şu sözler ise, İlahî aşktan nasibini almayan ve dünyanın fani işleri içinde boğulup gidenlerin halini anlatır: "O çocuklar bir kamışa binerler ve 'bu bizim burağımız veya mübarek gidişli düldülümüzdür' derler. Yüklenmiş oldukları kamışı taşıdıkları halde, cahillikleri ile böbürlenirler ve kendilerini ata binmiş olarak hayal ederler."
Üstteki ifadelerde olduğu gibi, tasavvuf ehli divanlarında "şarap-meyhane" gibi mazmunlara (sembol) sıkça yer vermişlerdir. Mânâdan nasibini almayanlar bu ifadeleri zahirine göre değerlendirmişler ve o büyük zatları yanlış tanımış ve anlatmışlardır.
Nitekim yüce Allah, "Onların Rabbi, onlara tertemiz bir şarab takdim eder" (Dehr Sûresi, 21 Ayet) buyurmaktadır. Ayette geçen "şarab" kelimesi, şu anda Türkçemizde kullandığımız "içki" anlamında olmayıp, "temiz içecek" mânâsındadır.
Şu konuşma aşıklar arasındaki mertebe farklılığına işarettir: İlahî aşk mensublarından Yahya b. Muaz, Bayezid-i Bistami'ye şöyle der: "Muhabbet kadehinden o kadar içtim ki, sonunda mest oldum." Bayezid, şu anlamlı cevabı verir: "Muhabbet şarabını kase kase içtim. Lakin ne şarap bitti, ne de benim hararetim geçti."
Evet, Hak aşığı olan zat, her şeyi "Mevla'nın diyarından" gelmiş olarak görür. Daha önce ifade ettiğimiz gibi, Mecnun her vesileyle Leyla'yı hatırladığı gibi; âşık da "Her şey bana Seni hatırlatıyor" der, varlıklardan Allah'a yol bulur, Allah'ta fani olur. Hatta, Hallac-ı Mansur gibiler, kendilerini tamamen yok farz edip "Ene'l-Hak" bile derler. Şüphesiz, böyle aşıkların bu gibi sözleri, şerîatın zahirine aykırıdır. Manen sarhoş iken böyle söylemişlerdir. Mevlâna, böylelerin halini, kıpkızıl hale gelen demirin "ben ateşim" demesine benzetir. Ancak, şu mühim hatırlatmayı da yapmadan edemez: "Sen, sarhoş olanlardan kılavuzluk arama!" Yani, böyle zatlar, hidayet üzere olmakla beraber, peşinde gidilecek kimseler değildir.
Tekrar aşığın dünyasına dönecek olursak... Evet, aşık bu dünyada kendini gurbette görür. "Vatan sevgisi imandandır" hadisini tasavvufî mânâsıyla değerlendirir. Gerçek vatanı "Bezm-i Elest" olarak kabul eder. Şu dünya zindanındaki günlerini tamamlayıp, İlahî huzura vuslatı en büyük gaye bilir.
"Aşık, gamdan da, sürurdan da hâlîdir. Baharsız, hazansız daima yeşil ve tazedir." Onun hali, şu manaları terennüm eder:
"Hoştur bana Senden gelen
"Ya gonca gül, ya da diken
"Ya hil'atu ya hut kefen
"Narın da hoş, nurun da hoş."
Aşık, Allah'tan gelen lütfu ve kahrı bir bilir, lütuf olarak görür. Mevlâna, buna şöyle dikkat çeker: "Gerek âlim olsun, gerek cahil olsun, isterse aşağılık biri bulunsun, herkes lütuf ile kahrı fark eder. Lakin, kahırda gizlenmiş lütfu, yahut lütuf içindeki kahrı az kimse bilir."
ZEKi ÖZKAN
26.06.2007
zekiozkan@hayrabolu.net